Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Atatürk ile Hatıralar
#1
[Resim: Atat%C3%BCrk%20ile%20hat%C4%B1ralar.jpg]

Atatürk ile Hatıralar

BÜYÜK ADAM ÖLÜNCE

Sene 1938ı 10 Kasım...
Istanbul Üniversitesiınde saat 9'u 5 geçenin meşum haberi duyulmuş... Bir alman profesör varı Hukuk Fakültesindeı o da duymuşı şaşırmış. Derse girsin miı girmesin mi bir türlü karar veremiyor. O sırada aklına rektöre müracaat etmek gelir. Kalkarı yanına gider. Aralarında şu konuşma geçer:
- Efendimı mütereddidim. Acaba ne yapsam?
- Sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yaparlarsaı onu yapın.
Işte o zaman alman profesör kollarını iki yana sarkıtarak:
- Bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki... der.
(Yücebaşı Hilmiı Atatürk'ün Nükteleri-Fıkraları, Hatıraları, Istanbul, Kültür Kitapevi, 1963ı Sh. 39)


MUSTAFA KEMAL PAŞA'NIN ANADOLU'YA GEÇIŞ HiKAYESI

Mustafa Kemal Paşa Sivas'ta Heyet-i Temsiliye (Temsilciler Kurulu ) Karargahı'ndaı Samsun'a gidişini Kılıç Ali'ye şöyle anlatmıştır (Ekim 1919):
- ıBen tasarladı ım programımı şişliıdeki evimin bir köşesinde oturarak ve birtakım pestenkerani anasırla görüşerek tatbik edebilece ime kani olmadı ım içindir ki do rudan do ruya milletle temasa gelmek istedim. Cevherini çok ala bildi im ve çok sevdi im milletimizin içinde ve onunla birlikte hareket etmeyi daha faydalıı hatta çok lüzumlu gördüm. Senelerden beri ıstırap içinde bulunan Anadoluınun derhal varlı ına karışmak elbette ki daha salim bir düşünce idi. Bundan dolayı 3. Ordu Müfettişli ine tayinimi temin ettim ve seyrisefainin küçük bir vapuruna binerek karargahımla birlikte alelacele yola çıktım. Bazı dostlarım bana Ingilizlerin yolda gemiyi batırması ihtimali oldu unu söyledikleri halde kulak asmadımı kıymet vermedim.
Hareketimiz gecesiniı Karadeniz'de büyük bir fırtına içinde geçirdik. Korkunç bir fırtına!küçük vapur bazen mukavemetini kaybediyorı sulara dalıp gidecekmiş tesirini veriyordu. Bir aralık kaptan köprüsüne çıktım. Kaptana "nasıl bir rota takip ediyorsunuz" diye sordum.
Kaptan bana:
- ımuntazam bir rota takip etmek imkanı yok. Allah'a sı ındıkı gidiyoruz!" deyince:
- Niçin böyle gidiyoruz diye sordum. Kaptan:
- ıPaşamı hareket için iki gün evvel emir verdiler. Gemiyi gözden geçirdim. Birçok noksanları vardır. Kalkamam dedim. Fakat kimseye dinletemedim. Pusulası yokı paraketesi bozukı bu vaziyette rota mevzubahis olabilir mi? Cevabını verdi."
Paşa bize bunları anlattıktan sonra şunları ilave etti:
- ıBizi böyle bir gemi ile yola çıkarmak bir cinayetti ve muhakkak bir ölüme göndermekti. Istanbul'daki temaslarımdanı gizli faaliyetlerimden ürkenı endişeye düşen Ferit Paşa hiç şüphesiz ki bu cinayeti bilerek intikap etmiştir. "
Hakikaten paşa bu görüşünde yerden gö e haklıydı. Nitekin Samsun'a ayak basar basmaz kendisine verilen telgraflarda bazı talimat olarak tekrar dönmek üzere Istanbul'a bir an evvel avdeti isteniyordu. Hatta bir bakımdan geminin rota takip etmeyişiı pusulasız oluşu hayırlı olmuştu. Çünkü geminin ya yede e alınıp getirilmesineı yahut batırılmasına memur edilen bir Ingiliz torpidosu sırf muntazam bir rota takip edilmemesi yüzünden gemi ile karşılaşamamışı izini kaybederek vazifesini yapamamıştı.
Mustafa Kemal Paşa Istanbul'dan Anadolu'ya geçişini bize anlatırken gözleri parlayarak bütün heybetiyle memleket için yegane kurtuluş çaresinin milli birli in muhafazası oldu unu ve içinde yaşanılan felaketlere bu birlikte mukavemet edilerek milletin ancak bu sayede kurtulabilece iniı milletle beraber behemehal ve mutlaka bu gayeye varaca ı kanaatini izhar ediyordu."
(Erendilı Muzafferı Ilginç Olaylar Ve Anektodlarla Atatürkı Ankara, Gn. Kur. Basımevi, 1988ı Sh. 9-10)

MUSTAFA KEMAL'CE BIR YANIT

Istanbul'un işgal günleri; başta General Harrington olmak üzere bir kısım işgal kumandanları Pera Palas Salonuınun bir köşesinde otururlar. Mustafa Kemal nedense dikkatlerini çeker. Kim oldu unu soruşturdular. Mustafa Kemal denir. Onlar için Mustafa Kemal Birinci Dünya Savaşıının en ünlü şahsiyetlerinden biridir. Yabancı dillerde Çanakkale Harpleriınden bahseden ve daima Mustafa Kemal'in isminde dü ümlenen kitapları yazıları o zaman bile bir kitaplı ı doldururdu.
Kendisine haber göndererek masalarına davet ederler. Ama Mustafa Kemal'in cevabı hem nazikı hem kesindir:
- Burada ev sahibi olan biziz. Kendileri misafirdirler. Onların bu masaya gelmeleri gerekir.
(Olaylar Ve Atatürk Ankara, T. S. K. Mehmetçik Vakfı Yayını, Gn. Kur. Basımevi, 1984ı Sh. 68-69)

SEN KIMSIN ?

Dumlupınar savaşı kazanılmıştır. Düşman askerleri geri çekilmektedir. Afyonkarahisar hatları çözülünce birkaç yunan esiri geceleyin Mustafa Kemalıin çadırına getirilmişti. Bunlardan biri zafer kazanmış kumandanın do up büyümüş oldu u Selanikıten gelmişti. Yüzü kendisine yabancı gelmemişti. Üniformasında hiç bir işaret yoktu. Mustafa Kemalıe sordu:
- Binbaşı mısınız?
- Hayır.
- Kaymakam mı?
- Hayır.
- Miralay mı?
- Hayır.
- Ferik mi?
- Hayır.
- Peki nesiniz o halde?
- Ben mareşal ve Türk Orduları Başkumandanı'yım. şaşkınlıktan a zı açık kalan Yunanı kekeler:
- Ben başkumandanın savaş hattına bu kadar yakın bir yerde dolaşmasını işitmiş de ilim de...
(Olaylar Ve Atatürk Sh. 67-68)

ZÜLÜFLÜ ISMAIL PAşA

Antalya'ya gidiş Yozgat'tan dönüşı karı kış...
Çankaya köşkünün rahat ve sıcak salonlarına dönüşte Mustafa Kemal çevresindekilere şu hikayeyi anlatır:
"Biz Harbiye'de ö renci ikenı okulun sobaları yanmazdı. Bütün kışı titreşir dururduk. Nihayet bir gün arkadaşlar beni müdüre çıkmak için seçtiler. Müdür Zülüflü Ismail Paşa adında bir saray adamı idi. Müsaade aldıkı huzura çıktık; önce Padişah'a sonra müdüre dualarımızı arz ettik. Nihayetı maksada geldikı işi anlatmak istedik. Ama müdürı daha ilk cümlelerde kükredi:ne so u u be nankörler! Padişah nimeti gözünüze dizinize dursun. Görmüyor musunuz? Sobalar nasıl gürül gürül yanıyor. Defolun buradan! Gerçektenı müdürün sobası gürül gürül yanıyordu. Müdürı buram buram terliyorduı sıcaktanı gö sünü ba rını açmıştı ve zannediyordu kiı bütün okulun sobaları da böyle yanar... Çocukları biz bu Çankaya köşkündeı bazenı galiba bu zülüflü Ismail Paşa gibi kendimizi anlatıyoruz... "
Işte Mustafa Kemal sadece gerçekçi de ilı öz eleştiriden çekinmeyen açık sözlü bir gerçekçi idi.
Zaman zaman gerçektenı kendini çevresinde esen havaya kaptırmayan lider yoktur. Bütün liderlerin yaşamlarında bir an gelir kiı liderle gerçeklerin arasınaı her liderin bilinç altında yaşayan beşeri iç güdülerinin hatta beşeri zaaflarının perdesi girebilir. Ama gerçek lider odur kiı yapay olanı i reti olan perdenin arkasında kalmaz ve eriyip gitmez.
(Olaylar Ve Atatürk Sh. 39)

DOĞRUNUN AşIĞIYDI

Dil kurultayı toplanmak üzereydi. Kurultayı hazırlayanların ricası üzerineı Hüseyin Cahit de dil davasına dair fikirleriniı mütalaalarını yazmış göndermişti. Fakat bu fikirler aşırı kurultaycıların düşüncelerine uymuyordu. Hüseyin Cahitı öteden beri oldu u gibi Türkçeıyi sadeleştirmek ve konuşma diline yaklaştırmak gibiı özelleştirme zorlamalarınaı hele konuşma dili kelimelerine dokunulmasına taraftar de ildi.
Hüseyin Cahit'in bu yazısını Atatürk'e de okuyan kurultaycılar zaten bir takım siyasi sebeplerle aralarının açık oldu unu fırsat bilerek.
- ıIşte dil davasını baltalıyor. Dil meselesine askerlerin karışmaya hakkı yoktur!..." diyorı şeklinde kışkırtıcı telkinlerde bulunmuşlardı.
Bunun üzerine Atatürkı kurultaycılarlaı Hüseyin Cahit'in karşılaştırılmalarını ve büyük toplantıdaı iki tarafındaı davalarını savunmalarını istemişti.
Ve o günı kurultaycılarını Hüseyin Cahit karşısında bocaladıklarını gören Atatürkı bizzat kendisinin de benimsedi i davanın sarsılır gibi oldu unu görünceı Dolmabahçe sarayının bir odasında hasta yatmakta olan en kuvvetli taraftarlarındanı meşhur dilci Samih Rıfat'ı ça ırtarak: "bütün kuvvetini toplayıpı cevap vermesini" rica etmiştir.
Samih Rıfat daı kendine has kuvvetli belagatı ve olanca kuvvetiyle davayı müdafaa etmişı kurultaycılardaı mütemadiyen alkışlayarakı işin sonunu getirdiklerini kanaat ederek toplantı sonunda da Atatürk'e:
- ıPaşamı Hüseyin Cahit işte bu gün bitti. Artık öldü. Davayı kaybetti!... " diye sevinçlerini izhar etmişlerse deı Atatürk'ün hiç bir sesi çıkmamıştı.
Ancakı biraz sonraı kendi aralarında toplandıkları zamanı Atatürkı duvardaki karatahtayı göstererek kurultaycılara hitapla şöyle demişti:
- Hüseyin Cahit Bey ne yaptıı biliyor musunuz? Nasıl sınıfta hoca karatahta üzerine bir şeyler yazarı sonra onları silgiyle siler... Işteı hepimizi böyle silgiden geçirdi!...
Atatürk yenilmeyi hiç sevmeyen bir insandı. Fakatı do ru karşısındaı e rinin yenilmeye mahkum oldu unu kabul ederdi. Hatta yenen hasmı olsa bile...
(Nükte Ve Fıkralarla Atatürkı Sh. 75-76)

NAZIR BIRAZ BEKLESIN
Atatürk Anafartalar ve Arıburnu zaferlerinden sonra Istanbul'a gelmişti. Ataı Hariciye Nazırını (Dışişleri Bakanı) ziyaret ederek son durum hakkında konuşmakı mütelalarını bildirmek istiyordu. Nezaret binasına gelerek nazır beye haber gönderdi.
- Beklesinler... Buyrulmuş
Atatürk bir hayli beklemiş. Bir aralık kendisinden sonra gelenlerin de kabul edildiklerini farkedince müsteşar muavinine:
- Beyefendi hazretleri galiba beni unuttuları demiş. Müsteşar muavini tekrar içeri girerek Mustafa Kemal'i hatırlatmış ve yine:
- Beklesinlerı cevabını almış.
Atatürk ikinci "beklesinler" üzerine dayanamamış ve muavine:
- Sizin nazırınız bütün zamanlarını hep böyle manasız ziyaretler kabul ederek mi geçirir?
Muavin tabii buna bir cevap verememişı biraz sonra başka bir mevzu açılmış ve konuşmaya başlamışlar. Mevzunun en hareketli anında salon kapısı açılarak bir hademe:
- Mustafa Kemal Bey buyursunlar deyinceı Atatürk:
Nedir o? diye sormuş. Nazır beyefendinin kabul edece ini söylemiş. Mustafa Kemal hademeye:
- Beklesinler... Diyerek dönmüş. Muavin ile olan muhaveresine devam etmiş.
(Ilginç Olaylar Ve Anekdotlarla Atatürkı Sh. 122)
IşTE TÜRK ASKERI BUDUR!
Bir günı Atatürk'ten Türk askeri hakkında ne düşün dü ünü sormuşlar:
- Durun size bir hikaye anlatayımı dedi. Orduları kumandanı idim. Liman van Sanders Paşa da o sırada kıtalarımızı teftişe gelmişti. Hastaneden yeni çıkmış bazı askeri de her nasılsa bölüklerin arasına karıştırmışlar van Sanders:
- Canım böyle adamları ne diye buraya gönderiyorlar? diye söylenerek hasta ve cılız neferi gö sünden itti. Mehmetçik derhal yere yuvarlandı.
Alman generali davasını ispat etmiş olmanın gururu içinde:
- Işte gördünüz yaı dedi düşmek için bahane arıyormuş! Oracıkta van Sanders'e bir azizlik yapmak aklıma geldi neferin yanına sokularak;
- Ne kof şeymişsin sen... Dedim. Dikkat etsene seni yere yuvarlayan adam bizden de ildi. Ne diye karşı durmadın? şimdi tekrar yanına gelirseı sıkı dur. Gücün yetiyorsa bir kakma da sen ona vur.
Sonra van Sanders'e dönerek:
- Sizin takatsiz sandı ınız nefer boş bulundu u için yere yıkılmış. Türk askeri amir karşısındaı dünyanın en uysal insanı olur. Kendisine söyleyin:"hele gelsin bak bir daha beni yere yıkabilir mi?" diyor.
Van Sanders askerlerle şakalaşmasını severdi. Gülerek aynı askerin yanına geldi. Fakat eliyle dokunur dokunmaz o mecalsiz Mehmetıten öyle bir kakma yedi kiı derhal sırt üstü yuvarlandı. Van Sandersı Mehmetçik'in bu mukabelerine hiddet etmemiş bilakis Türk neferine karşı olan hayranlı ı artmıştı. O kadar ki yerden kalkınca ilk işi gidip hasta Türk neferinin elini sıkmak oldu.
Atatürk:
- Işte Türk askeri budur!diyerek sözlerini bitirmişti.
(Olaylar Ve Atatürk Sh. 70-71)

KIRK ASIRLIK TÜRK YURDU
1923 senesinin martının onbeşinci pazar günüydü. Atatürkı Adana istasyonunda trenden inmiş;sa ı solu dolduran halkın coşkun alkışları:"yaşaı varol!"sesleri arasında yaya olarak şehre gidiyordu.
Yarı yolda karalar giymiş bir kadını kalabalı ı göze çarptı;sonra onların arasından ikişer levha taşıyan dört genç kız çıktı; Atatürkıün önünde durduları arkalarında bir kız daha göründü ve önüne geçti. Hıçkırıkları iniltiler ve yalvarışlarla dolu bir nutuk söylemeye başladı. Bu genç kızın şahsın da henüz esir bulunan Iskenderunlu Antakyaının Türk olan bütün halkı; ıbizi de kurtar!”diye yalvarıyordu.
Herkesin gözleri yaşarmıştı; hıçkırıklarını tutamayanlar vardı.
Atatürk'ün de gözleri nemliydi ve başı e ilmiş gibiydi. Genç kızın nutku bitinceı anlı yükseldi; mavi gözlerinde ve pembe yüzünden bir çelik parıltısı görüldü. Her kelimesi üzerinde kuvvetle durarak:
- Kırk asırlık Türk yurdu yabancı elinde kalamaz! dedi.
On altı yıl sonra Hatay davasının en heyecanlı günlerinde hasta ve bitkin olmasınaı mutlak istirahat tavsiyesine ra menı Hatayıa yakın olmak için tekrar Adana'ya gitti. Dört saat ayakta durmak ve çalışmak gibi ola anüstü metanet gösterdi. Hatay kurtulduı fakat Atatürk'ü kaybettik.
Ismail Habib bu bahsi şöyle bitirir:
"Hatayı Hatay!... Seni kurtaran aynı zamanda senin şehidin oldu. "
(Nükte Ve Fıkralarla Atatürkı Sh. 97-98)

NEYE LAYIKSIN!...
Atatürk'ün Adana'da Hatay için:
- Kırkasırlık Türk yurdu yabancı elinde kalamaz!
Demesinden iki gün sonraydı. Mersin'de istasyondan şehrin içine do ru yavaş gidiyordu. Yolun üstüne siyahlar giyinmiş ve ellerinde büyük bir levha tutan bir kaç genç kız çıktı. Levhada şu yazı vardı: "Suriye hemşehrinizi de kurtarın!"
Suriyeı ancak din kardeşi olan bir milletin vatanıydı. Türkiyeıyse artık dinci de ilı milliyetçi bir devletti. Suriye içindeı bütün esir yurtlar için oldu u gibiı kurtuluş dilerdi. Lakin kurtarmaya kalkmak fuzili olurdu.
Etrafta hıçkırıklar ve göz yaşları yoktu; Atatürk'ün de gözleri ıslanmış de ildi. Suriyelilerin 1. Dünya Savaşıında Türk düşmanlarıyla birleştikleriniı Türk ordusunu arkadan vurmaya çabaladıklarınıı belki ihanet ettikleri için ihanete u radıklarını düşünüyordu.
- Her milletı layık oldu u yaşayışa erer!.. dedi ve yürüyüp gitti.
(Nükte Ve Fıkralarla Atatürkı Sh. 98)

BABASININ TARLASI
Bir gün bir köylü Atatürkıün orman çiftli i hudutları içindeki bir tarlayıı kendi tarlasıymış gibi sürüyordu. Onu gördüler. Ihtar ettilerı dinletemediler. Bunun üzerine Atatürkıe söylediler.
Atatürk teftişe çıktı ı zaman o tarafa gitti. Yanındakiler topra ı sürmekte olan köylüyü göstererek:
- Işte budur! dediler.
Atatürk yavaş yavaş ona do ru yürüdü. Yaklaşınca sordu:
- Burada ne yapıyorsun?
Köylü gülümsüyordu. Son derece sevip saydı ımızı fakat asla korkmadı ımız bir insan karşısında nasıl durursak köylü de öyle duruyordu. Sakin bir sesle cevap verdi:
- Tarlayı sürüyorum.
- Iyi amaı bu tarla senin midir?
- De ildir.
- Kimindir?
- Atatürk'ündür!.
Köylü bu cevabı vermekle suçu kabul etmiş oluyordu. Bu itibarla dava kaybolmuş demekti. Atatürkı kendi topra ına tecavüz edildi i için de ilı haksızlık yapıldı ı için sertlendi ve sordu:
- Iyi amaı sen başkasının topra ını ona sormadan ve izin alınmadan sürülüp ekilmeyece ini bilmiyor musun?
Köylü hiç telaş etmiyordu. Aynı sükunetle dedi ki:
- Biliyorumı fakat benim bu tarlayı sürüp ekmeye hakkım vardır!
Atatürk'ün kaşları çatıldı ve büyük bir merak ve hayretle ona sordu:
- Bu hakkı nereden alıyorsun?
- Çok basit... Atatürk bizim babamız de il mi? Insan babasının tarlasını sürüp ekerse kabahat mi işlemiş olur?
Atatürk'ün yüzünde takdir ve sevgi duygularının en coşkununu anlatan engin bir gülümseme olduı köylünün sırtını okşadı ve;
- Haklısın!.. diyerek uzaklaştı.
(Nükte Ve Fıkralarla Atatürkı Sh. 99-100)

ITALYAN SEFIRINE VERILEN DERS
Atatürk'e ihanet edenlerı o'nun birçok konuları içki sofrasında halletti ini iddia ederler. Yalnız aşa ıda nakledece im olay bile bu düşüncenin ne kadar yanlış oldu unu ispata yeter:
"Habeşistan savaşının başlamasından önceı Italya'nın Rodos'a askeri yı ınakta bulundu u günlerdeydi. Bir akşam yine Atatürkıün sofrasına ça rılanlar onu ayakta ve balkonda gezinmekte buldular.
- Tevfik Rüştü nerede?
- Ankara Palas'taı bazı sefirlere bir ziyafet veriyor.
- Biz de oraya gitsek olmaz mı?
Etrafındakiler beyhude Atatürk'ü buna protokolün müsait olmadı ına inandırmaya gayret ediyorlar. Fakatı o'nun kesin karar verdi i bir konudan geriye çevirmek kimsenin haddi de ildir.
Otomobillerı Ankara Palas'a vardı ı zaman Atatürkıün otelin merdivenlerini sallana sallana ve yanındakilerin yardımı ile çıktı ını görenler hayret ettiler. Çünkü Çankayaıda Atatürkıün bir yudum bile içmedi ini herkes biliyordu.
Sefire ziyafet verilen salona giren Atatürkı Arnavutluk Sefiriı Asaf Beyıin yakınında ve giriş çıkış kapısını iyi görebilecek bir yere oturuyor. O dakikadan itibaren salondan içeri ve dışarı kimsenin geçmesi mümkün de ildir. şimdi konuşulanları takip edelim:
Atatürk:
- Asaf Beyı gazetelerde bir takım resimler görüyorumı Arnavutlukla operet mi oynanıyor? diyor.
Bu sözleriyle o zamanlar yeni kral olan Zogo'nun sorguçlu resimlerini kastetti ini anlamakta gecikme yen sefir ne söyleyece ini şaşırıyor. Atatürk devam ediyor:
- Cumhuriyetten ne zarar görüldü kiı Arnavutluk'ta krallık ilan edildi? Hemı takip edilen politika da tehlikelidir. Italya'nın Arnavutlukıu Balkanlarıda bir basamak yapması ihtimalden uzak de ildir.
Bunu duyan Italyan Sefiriı mücadeleye kalkınca Ata:
- Haber aldı ıma göreı Roma'da bazı ö renciler sefaretimizin önünde mümayiş yapmışlar. Antalya'yı istemişler. Antalya sigara paketimidir kiı sefir cebinden çıkarıp atsın. Antalya buradadır. Buyurun alın!... Hem benim bir teklifim var. E er hakikaten böyle bir şey düşünülüyorsa Mussolini cenaplarına müsaade edelim. Antalya'ya asker çıkarsınlar. Bütün çıkarma tamam olunca savaşırız. Ma lup olan hakkına razı olur.
Sefir atılıyor:
- Ekselans bu bir savaş ilanımıdır?
Ata:
- Hayırı diyor. Ben burada bir fert olarak konuşuyorum. Türkiye savaş ilanı ancak büyük millet meclisi dahilindedir. Fakat unutmayınız kiı gerekti i zaman Büyük Meclis Türk Milletiınin hissiyatını tercüman olmakta gecikmez.
Konuşmasının bu hali olması üzerineı Ismet Paşa'ya telefon edilir ve Ankara Palas'a ça rılır.
Atatürk de bunu haber alınca etrafındakilere:
- Hükümet geliyorı biz gidelim! diyerek Ankara Palas'ı terk eder.
- Çankaya'ya dönüldü ü zaman herkes Atatürk'ün gayet normal oldu unu hayretler içinde seyrederken Ata:
- Artık Italya ile savaş tehlikesi yok. Rodos'a yapılan yı ınak Habeşistan'a dönecektir!
Hakikaten kısa bir süre sonra Habeşistan savaşı başladı.
(Nükte Ve Fıkralarla Atattürkı Sh. 308-309-310 )

ATATÜRK VE LIMAN VON SANDERS
Mustafa Kemal Arıburnu kumandanıdır. Ingilizler Anafartalar'a çıkmışlardı. Vaziyet buhranlı ve çok tehlikeli idi. Mustafa Kemalı Başkumandan Vekili Enver Paşa'ya do rudan do ruya müracaata mecbur kalıyor. Kendisini tatmin eden cevap alamıyor. O sırada karargahı Yalova' da bulunan Liman von Sanders Paşa telefonla Mustafa Kemalıi arıyor. Muhavereye delalet eden Erkan-ı Harbiye Reisi Kazım Bey'dir. Liman von Sanders'in sordu u sual şudur:
- Vaziyeti nasıl görüyorsunuzı nasıl bir tedbir-i tasarruf ediyorsunuz?
- Vaziyeti nasıl gördü ünüzü çoktan size ibla etmiştim. Tedbire gelince:bu dakikaya kadar çok müsait tedbirler vardı. Fakat bu dakikada bir tek tedbir kalmıştır.
Liman von Sanders Paşa soruyor:
- O tedbir nedir?
Cevap katidir:
- Bütün kumanda etti imiz kuvvetleri tahtı emrine veriniz. Tedbir budur.
Cevap müstehzidir:
- Çok gelmez mi?
- Az gelirı
Ve telefon kapanıyor.
Pek kısa bir zaman sonra hadiselerı Liman von Sanders Paşa'yı kumanda etti i kuvvetleri Mustafa Kemal'in emri altında vermeye mecbur etmiştir.
(Ilginç Olaylar Ve Anektodlarla Atatürkı Sh. 162)


MUSTAFA KEMAL PAşA VE YUNAN KUVVETLERI KOMUTAN TRIKOPIS
Bütün bu taarruz esnasında Gazi'nin yanında bulunan arkadaşları Yunan Kuvvetleri Komutanı General Trikopis'in başkumandan çadırına nasıl getirildi ini şöyle anlattılar.
Trikopisı di er esir kolordu ve fırka (tümen) kumandanları ile birlikte Gazi'nin huzuruna çıkarıldıkları vakitı hepsi çok heyecanlı ve bitkin halde imişler. Gaziı bunları oturtmuşı kendilerini teselli için bu gibi malubiyetlerin tarihte misalleri oldu unuı sevk ve idarede vazifesini bi hakkın yapmış iseler vicdanen müsterih olabileceklerini söyledi i zaman Trikopis:
- ıAskeri vazifemi tamamen yaptı ıma eminim. Fakat asıl vazifemi maalesef yapamadım." diye intahar edemedi ini anlatmak isterken Gazi:
- ıO size ait bir düşüncedir." diye sözünü kesmiş ve harita üzerinde:
- ışurada bir fırkanız vardı. Niçin onu şuraya almadınız. Filan yerdeki kuvvetlerinizi falan yere süreydiniz daha iyi olmaz mıydı?" gibi bazı tenkitler yapmışı Trikopis:
- ıBen öyle hareket etmek için emir verdim. Fakat (yanındaki kolordu komutanını gösterirken) bu yapamadı!" demiş.
Bu görüşmeler olurken esir fırka kumandanı yavaşça yanında bulunan zabitlerimizden birine:
- ıBizim ile konuşan bu general kimdir?" diye sormuş zabit:
- ıBaşkumandan Mustafa Kemal" deyince adam hayrete düşmüş:
- ışimdi anladım biz niçin ma lup olduk! Bizim başkumandan Izmir'de vapurda oturuyordu!" diyerek derdini dökmüş.
(Ilginç Olaylar Ve Anektodlarla Atatürk Sh. 43)
ATATÜRK VE KÖYLÜ
Atatürkı sık sık memleketi dolaşan bir liderdi. Çiftçi ile konuşur; işçiı sanatkarı esnaf ile konuşur. Memleketin derdini arar bulur. Meclise getirirı milletvekillerindenı bakanlardan hesap sorardı.
Işte böyle yurt gezilerinden birinde orta Anadoluıda tarlasında çift süren bir çiftçi ile karşılaşmıştır.
- Kolay geleı bereketli ola a a.
- Allah razı olsun bey.
- Hayrola a aı öküzün teki ne oldu?
- Devlete borcumuz vardı beyı icra kapımızı çalınca çaresiz kaldıkı koca öküzü satıp borcumuzu ödedik.
- "Sa lık olsun a a" diyerek konuşmasını kısa kesmiştir.
Çiftçinin adı Halil A a idi. Atatürk'ün yanındakilerı Içişleri Bakanı şükrü Kayaı Salih Bozokı Kılıç Aliı Husrev Geredeı Emir Subayı Resuhi Beyı daha bir kaç yakını vardı. Yürüyorlardı. Atatürk düşünceli idi. Salih Bozok'u yanına ça ırdı. Salihı yarın sabah git Halil A ayı bulı bana getir. Benim kim oldu umu sorarsaı bizim bey seni bir kahve içmeye ça ırıyor de.
Ertesi gün; Salih Bozok Halil A ayı bulmuşı yanına getirmiştir. Atatürk aya a kalkarak; ıBuyur Halil A a” deyip bir sandalye göstermiştir. Zamanın başbakanı Ismet Inönü de salonda bulunuyordu ve olanlardan habersizdi. Atatürk Halil A aya dönerek; "Halil A aı anlat şu vergi işini bir daha" demişti.
Halil A aı vergi borcunuı icrayıı satılan öküzünü tekrar anlattı. Atatürk kaşlarını çatarak Ismet Paşa ve şükrü Kaya'ya dönerek; "Arkadaşları biz Istiklal Savaşı'nı Halil A aının öküzünü icra yoluyla satalım diye yapmadık. Bu memlekette adaletiı vatandaşı böyle mi koruyaca ız. Gerekirse vergi borcu ertelenebilir. Köylünün çift sürdü ü öküzü elinden alınmaz. "
Halil A a "Sen Atatürk paşamsın galibaı beni ba ışlaı kusur ettim" diye yalvaracak oldu.
"Sana güle güle Halil A aı sen bizim gözümüzü açtın" diye Halil A aıyı ayakta u urlamıştı. Atatürk Türk köylüsünün borcu konusunda çok titiz davranmıştır.
Olaylar Ve Atatürk Sh 41-42

YAVUKLUM GÖNDERDI
Bir akşamı uzun müddet didişenı u raşan iki erden birisinin yüzünü sildi i mendil gözüne ilişmişti. Bu işlemeli ve göz alıcı ya lı ı isteyerek sordu.
- Bunu nereden aldın ?
Bu ani soru karşısında şaşıran kahraman Türk çocu uı sıkılarak cevap verdi :
- Yavuklum gönderdiı Atam !
Büyük kayıplar karşısında bile a ladı ı görülmeyenı acı duygularını içinde gizleyen büyük şefı bilmem nedenı o anda sarsılmıştı; dolan mavi gözlerinden iri damlalı yaşlar dökülüyordu. Erinı demin yüzünden akan terleri sildi i bu mendile o da göz yaşlarını silmiştir.
Olaylar Ve Atatürk Sh 56

HACER NINE
Hacer Nine yine bunalmıştı. Içi içine sı mıyordu. Beş gözlü evinin içi yine birkaç gündür zindan kesilmişti. Düşündükçe yüre i yerinden kopuyordu. Yetmiş yaşındaki bu kimsesizlik ona büsbütün koymuştu.
Kocasını Yemen'de kaybetmişti. Bir o lu balkanlardaı ikisi de çöllerde kalmıştı. Bir gelini ile üç torunu vardı. Gelini hastalıktan öldüı torunlarının biri de büyük muharebede şehit düştü. Birisi Ikinci Inönü'den dönmedi.
En son torununu da Sakarya'ya gönderdi. Bir gün haber aldık ki en son delikanlısı da Duatepe Muharebesiınde öteki a alarının yanına göçüp gitmişti.
Çok a ladı. Fakat ıSakarya kazanıldı” haberi gelince a laması durduı gülmeye başladı.
Ondan sonra vakit vakit böyle bunalırdı. Ve her bunalışında çarıklarını çekerı de ne ini alırı Ankara'nın yolunu tutardı. Bu sefer de öyle yaptı. Saatlerce yürüdükten sonra ikindide Ankara'ya geldiı do ruca gittiı Büyük Millet Meclisi'nin kapısı önünde durup çömeldi.
Aradan biraz vakit geçtiı sordular:"
- Nine ne istiyorsun?
- Hiçı hiç bir şey. "
- Ya neden burada duruyorsun?
- Onun gözlerini görmek için çıkmasını bekliyorum.
- O dedi in kim?
- Gazi Paşa.
Sonunda hikayesini anlattıı sonunda dedi ki;
- Işte böyleı ara sıra çok bunaldıkça buraya gelirim. O Millet Meclisi'nden çıkarken gözlerine bakarım. Mavi bebeklerinde bütün ölenlerimin gözlerini görür gibi olurum. Sonra içime bir ferahlık doları kalkar köyüme giderim.
Işte siperlerde evlatı torun gömmüş Türk Ninesi buna derler.
Atatürk'ün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları Sh 29-30

DINLEMEKTEN ZEVK ALIRIM
Neşeli bulundu u bir zamanı seçerek:
- Paşam... Demiştimı şu danıştıklarının içinde bazen öyleleri var kiı şaşırıyorum. Bunların mütalalarına nasıl olsa sonunda iştirak etmeyeceksin. Kararını önceden vermiş oldu un da malum... O hal deı ne diye onları birer birer ça ırıp karşısında söyletirsin?
Atatürkı yüzüne alaycı bir eda ile bakıp şu cevabı vermişti:
- Bazen hiç umulmadık adamdan ben çok şeyler ö renmişimdir; hiç bi kanaatı hakir (de ersiz) görmemek lazımdır. Neticedeı kendi fikrimi bile edecek olsamı herkesi ayrı ayrı dinlemekten zevk alırım.
Olaylar Ve Atatürk Sh 58
IKIMIZ DE "GAZI"YIZ...
Bir tarihte Eskişehirıi ziyaretinde; yakın köylerde gezinti yaparkenı asırlık çınarların gölgesine sı ınmış bir köy kahvesi önünde otomobili durdurdu. Salih Bozok'a;
- Bu çınarları hatırlıyorum... Dedi; zaferden sonra bir gün yolum düşmüştü!... Eski hatıraları bir an tekrar yaşatmak için; araba dan inipı büyük bir tevazuuyla köy kahvesinin harap iskemlesine oturdu.
Biraz sonra kahveci onaı köyünün yegane ikramı olan ayranı temiz bardaklar içinde getirince ıGazi” pek memnun oldu. Yaşlı kahveciye sordu:
- Adın ne?...
- Yusuf!...
- Buralarda geçmiş harbi hatırlar mısın?...
- Nasıl hatırlamamı paşam?... Maiyetinde çavuştum!...
- Maiyetimde mi...
Bütün kuvvetlerin baş kumandanı de il miydinı paşam!... Hep emrinde savaştık.
Büyük kurtarıcı zeki köylüyü takdir etmişti. Aferin; Gazi Yusuf Çavuş!... deyinceı eski asker el bu uladı:
- Esta furullahı paşam!... Gazi sizsiniz!...
- Rütbe başka... Fakat harpten dönmüş iki asker olmamız sıfatıyla ikimiz de "Gazi"yiz!...
Ve tepside duran ayran bardaklarından birini bizzat eliyle çavuşa vermek lütfünü göstererekı ilave etti:
- şerefine Gazi Yusuf Çavuş!...
- şerefte daim ol paşam!...
A lamaktan ayranı içemeyen kahveciyeı o zamanın çok parası olan bir yüzlük verip gülümsedi:
- Allahaısmarladıkı silah arkadaşım!...
Atatürkıün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları, Sh 50-51
KONYA ISYANINDA
Konya Isyanı'nı müteakip Konya'ya gelen Atatürk sinirli ve üzgündü. şehrin ileri gelenleriyle belediye salonunda konuşurken elindeki yanar sigarayı bir aralık iki parma ı arasına almış ve ateşi parmakları arasında ezerek söndürmüş ve şöyle demişti:
Ateş nerede çıkarsa çıksını iki parma ımın arasında böyle ezece im!...
Nükte Ve Fıkralarla Atatürkı Sh 41





Signing of RasitTunca Original
By Kar©glan

Başağaçlı Raşit Tunca
Alıntı


Foruma Git:


Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar): 1 Ziyaretçi